DepozitoluŞişe

Bence herkesin doğum günü onun resmi tatili yapılabilir. Ne çıkar yani bundan. Senede bir güncük. Hem var ya nasıl mutlu olur insan..

mervelicious:

“Her şey değişiyor Ada. Her şey.. Bildiğim her şey daha başka görünüyor gözüme, kokular değişiyor, sesler farklı. Seninle tanıştığımdan beri hep bir.. Nasıl desem.. Bayram sabahı sevinci var her yerde.”
Issız adam

mervelicious:

“Her şey değişiyor Ada. Her şey.. Bildiğim her şey daha başka görünüyor gözüme, kokular değişiyor, sesler farklı. Seninle tanıştığımdan beri hep bir.. Nasıl desem.. Bayram sabahı sevinci var her yerde.”

Issız adam

via mervelicious / 3 months ago / 4 notes /

Kalbim yanıyor ismini her kimden işitsem.

Neymiş bu kahve anlamadım ki. Kahve kahve kahve.

Su ulan su.

Bi düşünün.

.sona başlangıç.

Her ‘an’, yeni bir başlangıç için iyi bir an’dır aslında. Yalnız unutuyoruz. Bu sadece bir başlangıç.

En büyük hatamız bu sanırım zaten. Başlangıcı son ile karıştırmak.

Bir başlangıç yapmak istiyoruz. Yapıyoruz. Ama sanki o an her şey bir anda değişmeliymiş gibi davranıyoruz. Öyle olmadığını görünce de, zorlanınca da, başarısız sayıyoruz kendimizi.

Oysa biz sadece bir başlangıç yaptık.

Başladık. Savaş yeni başladı.

Sona daha çok yol var. Şimdi durmamalı. Başlangıç yapıldı. Şimdi savaş zamanı.

Son için. 

3 months ago / 1 note /

Güzel giyinip, saçını makyajını güzel yapan kızla aslen güzel olan kız arasında hala ayrım yapamıyor algılarım. Zaten hala “nasıl kızlardan hoşlanıyorsun” sorusuna cevap da bulamadım. 

Bu konu üzerine biraz daha düşüneceğim.

Bunu daha önce de söylemiş olabilirim ama yine söylemek istiyorum. Kış, karla karışık serin bir kömür kokusu demek köylerde. Şehirdeki kışın hiç bir benzerliği yok çoçukluğumdakilerle.

Bazen ne kadar sinir bozucu biri olduğumu fark ediyorum da bu kadar gıcık olunmaz ki arkadaş.

Ama kendimi durduramıyorum lan..

3 months ago / 1 note /

.suda mandalina kabukları.

Ne vakit kendimi o yazda hayal etsem, arka fonda hep şu Amerikan filmlerindekine benzer bir şarkı oluyor.

Hani filmin bir yeri gelir. Adam yürür. Sokaklar ıslaktır. Hava sıcak. Yağmurlu bir Ağustos sonu Nevyorkta.

Senin de, kalın ve uzun yün çorapların incecik baldırlarında.

Sarı tüylerin diken diken olur ıslık ıslığa askıntı bir rüzgârın, etek pilelerine her uğraşıyında. Nasıl üşümekte olduğunu elâlemin diline düşürür, ince hırkanı zorlayan göğüs uçlarınsa… Kumral saçların henüz onları örtmeye yetecek kadar uzamamıştır. Pastel pembesi rengi kazağın aklındadır. Yaz bitende çiçekli elbiseleri bırakmak ne zorsa, Kış Bahar’a dönende işlemeli kazakları bırakmak da o denli beladır.

Ama dur! Su içtiğin bardaktan bir damla taşıp süzülsün çene kenarına.

Telaşlanma.

Giyebilirsin kazaklarını artık. Şimdi yağmurlu bir Ağustos sonu Nevyorkta…

Kenarlarını taşırmadan sürünebilirsin nar kırmızısı koyu ve kara bir sevda rujunu da. Marina’da beyaz tenli, ayva göbekli yatlar seni seyre gelsin diye geç otur bir banka. Kırmızı şalının bir ucu çizgi çizgi narin boynunda. Diğer ucu fotoğrafa meraklı bir esintinin savrulan avuçlarında. Şimdi bir ressam seni çiziyor. Saçlarını siyah çiziyor. Sen, iki elin bacaklarının iki yanında, boynun biraz ileride ve kafan rüzgâra dönmüş, bir de sarı bir yaprak, tam fırça tuvalin o kısmını işlerken, başının yanından süzülmüş.

Yönetmen doyamıyor seni tasvire ama çaresiz filmin o yeri geliyor. Adam yürüyor. Sokaklar ıslatılıyor. Hava ılıtılıyor. Yağmurlu bir Ağustos sonuymuş gibi yapılıyor Nevyorkta. Ve yeşim gövdeli sokak lambaları giriyor kadraja yolun her iki yanında.

Ağaçlar hep bu günü beklemiş. Zaten resme meraklı bir ağaç olsa, kesin Ağustos sonunda açardı Nevyorkta. Böylece tam vaktinde yakalardı filmin o yerini. Adam yürürdü. Yüksek belli lacivert bir kotun ceplerinde elleri, tiril tiril bir tişört üzerinde, öyle tüm kederiyle gelirdi, dururdu ağacın dibinde, şehre iç geçirirdi gölgesinde.

Sokakları, kaldırımları bir bir geride bırakır gelirdi adam. Seni, seni resmeden o ressamla baş başa bırakır gelirdi. Ayva göbekli yatların direklerine aldırış etmeden gelirdi. Dururdu. Onca yol teptiği halde terlememiş olurdu. Omuz silkerdi sensizliğe. Siyah bir kadın vokalde, akustik gitarla ona eşlik ediyor olurdu. Hızlı bir vurmalı ritm de koyarlardı belki beriye. Mısra aralarında bir koro, tekrar bile edebilirdi en vurucu sözleri.

Oysa bizim bütçemiz hiçbir vakit böyle bir filme yetmedi. Gişe rekorları kıramadık senle ben hiç. Bizim filmimiz yalnız vakit doldurdu hep uyduruk bir kanalın hafta içi matinelerinde.

Nevyork gibi grili-mavi değildi kaldırımlar. Ne Tunalı gibi cafcaflı, ne Eminönü gibi çarşı-pazar…

Bu kez Ankara’ya, Yenimahalle’ye gelmektedir sonbahar.

İlk sahne seyirciyi selamlar.

Ulus pazarında serpme pirinç satmaktadır bir ihtiyar.

Denizciler’de başka bir adam naylonlu çorap.

Bu, Ankara’da geçiremeyeceğim bir sonbahar.

Ağaçlar daha Kasım dönmeden sarıymış. Dünya, ateşte bir kestane gibi, orta yerinden ikiye ayrılmış. Uçurumun bir ucu ben, diğeri acımasız bir kılıkta sen… Ve ne hikmetse, bunlardan bi-habermiş o ihtiyar, hani Ulus Pazarında bağıra bağıra pirinç satmaya devam eden. Bir başkası Denizciler’de naylonlu çorap alırmış, ne zaman bozuk para çıksa cebinden. Tekrar eden bir sinema sahnesi tadında burulurmuş seyircinin yüreği, anlayamazmış bu adamın halinden. Dağlarda erken dağılırmış sis yamaçlardan ve eteklerden. İstanbul yolunda hiç bir araçta kalbi kırık yolcu seyahat edemez olurmuş artık. Tren garlarında artık yalnızca kavuşmalara izin verilmekte, otogarlarda ise vedalaşmalar kontrollü olarak gerçekleştirilmekteymiş. Leyla ile Mecnun hikayeleri okumayı seven bir çocuk hınzırca karıştırırmış ateşi. Ateş harlanırmış. Kestane ruhlu dünya biraz daha ikiye ayrılırmış. Sen biraz daha uzak olurmuşsun. Sana uzaklaştıkça hülyana yanaşansa ben…

Uzayın mekân-zamanında hiç bir büküm beni senin yanına daha hızlı atlatamaz hayallerimden.

Ve derim ki ben, kendi kendime, şimdi, tüm bu yaygaradan sonra, tüm bu film, sinema, biraz olsun tedavi eder mi beni kederimden? Peki, ellerimi yüksek belli bir kotun ceplerinde tutup, o filmdeki gibi böyle yürüsem… ?

Bak Tunalı Balıkçısı ışıklarını yakmış.

Rengârenk her yer caddede.

Gruba dönmüş akşam güneşinin gidişini beklemeden, nankörce yanan sokak lambaları çok iyi öğrenmişler batırmayı melankolik bir adamı keder denizinin dibine.

Renk renk saksılar dizmiş biri panjur diplerine.

Ne çok isterdim seninle pencerelere saksılar dizmeyi. Çarşıdan ellerimiz dolu gelip, birlikte poşetleri yerleştirmeyi. Ya da suda mandalina kabukları yüzdürmeyi…

Sevgili… Ben her akşam sofraya ‘sen’le oturdum. Ama seninle oturamadım ki…

Ve biz seninle, ne bir filmde, ne Nevyorkta, ne de başka bir ülkenin aşk filmleri çekilen herhangi bir kentinde, hiç olamadık ki.

4 months ago / 1 note /

..

Özür diliyorum içimde fırtınalar koparan hislerimden. Öyle zamansızım ki, öyle kalabalığım ki uzun günlerdir, yalnız kalamıyorum kafamın içinde bile. Kimse aşık olmayı da bilmiyor zaten artık. Ya da biz hep aşık olmayı bilmeyenlere aşık oluyoruz. Ama yine de yok tadı aşkın eskisi gibi. Otobüs yolculuklarıymış meğer aşk. Geceleri uyumadan saatlerce, öylesineymiş gibi rol yaparak, onunla konuşmakmış. Lapa lapa kar yağarken iki adım ufacık bir odada, iki kişi, haftalarca çıkmadan dışarı, beraber ısınmakmış. Beceremiyor ama bunu artık kimse. Ya da biz hep beceremeyenlere aşık oluyoruz. Elinin eline, dirseğinin dirseğine, usulca, hissettirmeden değmesinin anlamını bilmeyenlere. 

Çok sıkılıyorum İstanbul’da. Ne yalnız kalmak istiyormuşum, anladım, ne kalabalık içinde olmak. Yalnızca, şarkıda söylediği gibi, odanda, küçük bir akvaryumda, tüm gün seni izlemek istiyormuşum. Aramızda bir kaç yudum su, bir de şeffaf bir cam olsun, ama yerimiz hep birbirimiz yanı olsun istiyormuşum.

Öyle yok ki zamanım, bunu bile kıyıya köşeye sıkıştırıp yazıyorum çalakalem. Ve tekrar özür diliyorum içimdeki dalgalı denizlerden; yüzen balıkların aksine, karada denizi içinde taşıyan balık ben.. Ama en yakın zamanda, söz, ufak şişelerin içine notlar yazıp, bırakacağım o dalgalara, meraklanma sen.

5 months ago / 3 notes /
Kalabalık bir belediye otobüsünün arka sahanlığında - söylenecek o kadar çok söz varken - konuşmadan, sessizce duruşumuz… İçimdeki suçluluk duygusu, eziklik… Tüketilmeden noktalanan, yarım kalmış bir sevginin buruk anısı…
- Elveda Alyoşa
6 months ago / 1 note /

Ben küçük bir balığım

Kıyılarında yüzen.

Kurtar beni kıyıya yanaşan gemiler beni ezmeden.

Odanda bir akvaryum,

Ben içinde yüzsem;

Tüm gün hiç sıkılmadan

Köşemde seni izlesem.

6 months ago / 2 notes /

Let’s make mistakes…

6 months ago / 1 note /

Ya bu film böyle bitirici sahnelerle dolu olmak zorunda mı :)

“Zed’s dead baby. Zed’s dead.”

Kral.

6 months ago / 1 note /

Mazinin müptelasıyım.

6 months ago / 2 notes /
 
Next »



Page 1 of 10
Theme by maggie. Runs on Tumblr.